Sınav odaklı eğitim sistemine dair öncelikle şu soruyu sormalıyız: Biz çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz, yoksa yalnızca sınavlara mı? Ne yazık ki eğitim sistemi uzun yıllardır çocukları hayata değil, belirli tarihlerde yapılan sınavlara hazırlayan bir yapıya dönüşmüş durumdadır. LGS, YKS, KPSS… Adı değişse de özü aynı kalan bir döngü: Test çöz, sıralamada öne geç, bir yere yerleş. İsterse sınava giren tüm öğrenciler tam puan alsın; değişen bir şey olmaz. Çünkü kontenjana yerleşebilen yine küçük bir azınlıktır. Bu düzen başarıyı ödüllendiren değil, eleme üzerine kurulu bir sistemdir.
Eğitim, akademik başarıdan ibaret değildir. Bir insanın düşünme biçimi, problem çözme becerisi, ahlaki duruşu, üretkenliği ve toplumla kurduğu ilişki; sınav sonuçları kadar, hatta onlardan daha fazla önem taşır. Mevcut sistem, çocuklarımızı sadece yarışa sokmakla kalmıyor; onları başkalarıyla kıyaslama kültürüne de mahkûm ediyor. Öğrenci, ilkokulun ilk gününden itibaren hayatının tüm değerinin LGS veya YKS puanıyla ölçüleceği fikriyle büyüyor. Aileler çocuklarının test kitaplarındaki netlerine göre umutlanıyor ya da hayal kırıklığına uğruyor. Öğretmenler ise ölçme ve değerlendirme süreçlerini giderek test skorlarına indirgemek zorunda kalıyor. Sonuç ortada: Öğrencinin öğrenmeye duyduğu doğal merak köreliyor. Çocuklar sınıfta özgün sorular sormaktan çekiniyor, hata yapmaktan korkuyor, “yanlış yaparım” kaygısıyla öğrenme cesaretini kaybediyor.
Bu tabloyu tersine çevirmek için sınavların mutlak belirleyici olduğu anlayışı sorgulanmalıdır. Sınavlar elbette ölçme araçlarından biridir; fakat tek araç olmamalıdır. Eğitim sistemi çoklu değerlendirme anlayışına yönelmeli, öğrencinin sadece bilgiye sahip olup olmadığına değil, o bilgiyi nasıl kullandığına da odaklanmalıdır.
Proje tabanlı öğrenme, portfolyo değerlendirme, akran değerlendirmesi ve öğretmen gözlemi gibi yöntemlerle zenginleştirilmiş bir ekosistem kurulmalıdır. Böyle bir yaklaşım sınav stresini azaltmakla kalmaz; aynı zamanda öğrencinin öğrenmeye yönelik iç motivasyonunu da artırır.
Okullar, sınav kampı değil; yaşam becerilerinin filizlendiği, öğrencinin kendini tanıdığı, topluma dair sorumluluk geliştirdiği mekânlara dönüşmelidir. Müfredat sınav merkezli anlayıştan uzaklaştırılarak düşünme, üretme, sorgulama ve hayal kurma becerilerini geliştirecek şekilde yeniden tasarlanmalıdır. Öğretmenin rolü, test çözdüren bir “koç” değil; öğrencinin yolculuğuna eşlik eden bir “kılavuz” olmalıdır. Sınav günleri gelir geçer, sınav için ezberlenen bilgiler kısa sürede unutulur. Oysa bir çocuğun içindeki öğrenme merakı bir kez sönerse, onu yeniden yakmak çok zordur. Bu nedenle eğitimin esas meselesi, merakı canlı tutmaktır.
Sınavdan yüksek puan almak bir başarı göstergesi olabilir; fakat iyi insan, üretken yurttaş, özgür düşünen birey yetiştirmek asıl başarıdır. Eğitimde “at sineği” olma cesareti göstererek bu sistemin rutinlerini rahatsız etmeli, sorular sormalı ve ezberi değil, merakı merkeze alan bir geleceği hep
