Son yıllarda bu ortak alan öğretmenler odasında, kariyer ve sendika dışında, görünmez ama etkisi güçlü bir ayrışma sessizce derinleşiyor. Sendikalı ve sendikasız öğretmenler arasında, yıllardır biriken bakışlar ve söylenmemiş cümleler var. Aslında herkesin içinden geçen çok şey var ama kimse tam olarak dile getiremiyor. Sessizlik, sınıflardan öğretmenler odasına kadar yayılan görünmez bir duvar gibi aralarında duruyor.

İlk bakışta sıradan bir tercih gibi görünse de sendikalılık, aslında öğretmenin eğitim anlayışını, mesleğe bakışını ve dayanışma biçimini şekillendiren önemli bir göstergedir. Sendikaya üye olan öğretmen, çoğu zaman kolektif hak mücadelesine inanan, eğitim politikalarına duyarlı, toplumsal sorunlara karşı daha örgütlü bir duruş sergileyen kişidir. Öte yandan sendikaya üye olmayan bir öğretmen ise ya bu yapılarla mesafesini korumayı tercih etmiş, ya da bireysel çalışma anlayışına sadık kalmayı seçmiştir. Her iki tercih de meşrudur; ancak mesele meşruiyetten öte, bu farkların öğretmenler odasında nasıl bir iklime yol açtığıdır.

Bugün birçok okulda öğretmenler odası, sessiz bir kutuplaşmanın gölgesinde kalmış durumdadır. Aynı çatı altında görev yapan öğretmenler, aslında birbirlerine söylemek istedikleri çok şeyi içlerinde tutuyor; yüzleşmek yerine susmayı tercih ediyorlar. Konuşulmayanlar biriktikçe, meslektaşlık kültürü giderek zayıflıyor. Bazı masalar sadece sendikalı öğretmenlerin oturduğu alanlara dönüşürken, bazı köşelerde sendikasız öğretmenler kendi yalnız adalarını kuruyor. Sendikal gündemler konuşulurken bazı öğretmenler dışlanmış hissediyor; bazılarıysa bu konuşmaların kasıtlı yapıldığını düşünüyor. Bu karşılıklı güvensizlik hali, dayanışmayı, birlikte üretmeyi, ortak bir mesleki kültür oluşturmayı zedeliyor. Oysa eğitim; yalnızca sınıf içinde değil, aynı zamanda meslektaşlar arasında da iş birliğiyle büyür.

Öğretmenler odasındaki sendikalı-sendikasız ayrımı, yalnızca kişisel tercihlerden kaynaklanan yüzeysel bir mesele değildir. Bu durum, eğitim sistemimizin yapısal eksiklerinden ve kültürel körlüklerinden beslenen daha derin bir sorunun parçasıdır. O yüzden çözüm ararken yüzeyde gezinen, geçici önerilerle yetinemeyiz. Bu meseleye bir “at sineği” gibi yaklaşmalı; can acıtsa da uykudan uyandıracak kadar derine inmeliyiz. Her şeyden önce öğretmenler odasında yeniden bir “ortak meslek kültürü” inşa etmemiz gerekiyor. Millî Eğitim Bakanlığı, tüm okullarda “meslek etiği” ve “meslektaş dayanışması” temalı atölye çalışmaları düzenlemelidir. Bu etkinlikler, öğretmenlerin birbirini yalnızca sendikal ve kariyer kimliğiyle değil, öncelikle eğitimci kimliğiyle tanımalarına yardımcı olmalıdır. Çünkü unuttuğumuz en temel gerçek şudur: Bizi birleştiren esas kimlik “öğretmenliktir.” Sendika veya kariyer yalnızca bir araçtır; amaç ise birlikte daha iyi bir eğitim iklimi yaratmaktır.

Ayrıca, okul içinde öğretmenlerin daha katılımcı, daha özgürce fikir alışverişinde bulunabileceği yapılar kurulmalıdır. Öğretmenler kurulu toplantılarının ötesine geçerek, “meslektaş forumları” gibi yapılandırılmış ve düzenli olarak yapılan buluşmalar organize edilmelidir. Bu forumlar, sendika ayrımı gözetmeden herkesin söz hakkı bulduğu, sorunların ve çözüm yollarının birlikte konuşulduğu demokratik platformlara dönüşmelidir.

Sendikaların da bu ayrışmayı beslemek yerine dönüştürücü bir rol üstlenmesi gerekir. Sadece üyelerine yönelik hizmetlerle sınırlı kalmamalı; tüm öğretmenleri kapsayacak şekilde ortak seminerler, dayanışma çalıştayları, eğitim panelleri düzenlemelidir. Bu sayede, sendikalı, sendikasız, uzman, başöğretmen, sözleşmeli, kadrolu ve ücretli öğretmenler arasında kurulan duvarlar yerini köprülere bırakabilir.

Okul yöneticilerine de bu süreçte önemli bir görev düşüyor. Yöneticiler, öğretmenler odasındaki ayrışmayı fark edebilmeli, sessiz kalmak yerine yapıcı ve kapsayıcı adımlar atmalıdır. Bu amaçla, yöneticilere meslek içi ilişkileri güçlendirme, kurum kültürü oluşturma ve ekip ruhunu geliştirme konularında hizmet içi eğitimler verilmelidir. Çünkü bir okulun ruhunu, oradaki ilişkilerin kalitesi belirler.

Tüm bu adımlara ek olarak, her okul kendi öğretmenleriyle birlikte bir “Meslektaşlık Manifestosu” oluşturmalıdır. Bu manifesto; saygı, kapsayıcılık, birlikte üretme, farklılıklara hoşgörü gibi ortak değerleri içermeli ve öğretmenler odasında görünür bir şekilde yer almalıdır. Bu tür sembolik ama anlamlı adımlar, mesleki aidiyeti ve birlikte üretme arzusunu güçlendirir.

Öğretmenler odası, yalnızca çay içilen bir ara durak değil; meslek ideolojisinin, eğitime dair umutların ve gelecek vizyonunun filizlendiği bir mekândır. Sendikalı, sendikasız başöğretmen veya ücretli olmak, bir öğretmeni değerli ya da değersiz yapmaz. Ancak bu farklılıklar üzerinden kurulan görünmez duvarlar, eğitimdeki kolektif iyilik halini zedeler. Gerçek bir eğitim değişimi, işte bu duvarların yıkılmasıyla mümkün olur. Çünkü çocuklara birlikte yaşamayı, birlikte üretmeyi ve farklılıklarla var olmayı öğreten biz öğretmenler, önce kendi aramızda bunu başarabilmeliyiz.