Baskıyla Değil, Değerle Disiplin

/ /

Bir çocuğun sabah okula gelmemesi yoklama çizelgesinde bir eksiklik değildir. O yokluk zamanla sessizliğe, ardından uzaklaşmaya ve sonunda da kalıcı bir kopuşa dönüşebilir. Son yıllarda okul devamsızlığı ve erken okul terkleri, özellikle dezavantajlı bölgelerde kaygı verici düzeyde artış göstermektedir. Bu bireysel bir sorun değil; aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve kültürel bir alarmdır. Çünkü okula devam etmeyen her çocuk, sadece eğitimden değil, gelecekten de uzaklaşmaktadır

Bir eğitimci olarak biliyorum ki devamsızlık yapan öğrencilerin çoğu, aslında çok daha önce zihinsel olarak okuldan kopmuştur. Kendini okula ait hissetmeyen, sınıfta görünse de duygusal olarak kaybolmuş çocuklardır bunlar. Kimi maddi imkânsızlıklar nedeniyle, kimi ailesinin bilinç eksikliğinden dolayı, kimisi de okulda yaşadığı dışlanma, başarısızlık hissi veya ilgisizlik sebebiyle uzaklaşmaktadır. Özellikle mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocukları, kırsal bölgelerdeki kız çocukları ve şehirlerin yoksul mahallelerinde yaşayan öğrenciler bu durumdan en fazla etkilenen gruplardır.

Sorunu öğrencinin iradesine, ailenin ilgisine ya da öğretmenin çabasına indirgemek dar bir bakış olur. Bu, çok boyutlu ve bütüncül çözümler gerektiren yapısal bir meseledir. Öncelikle devamsızlık riski taşıyan öğrencilerin erken tespiti için sistematik bir takip mekanizması kurulmalıdır. Okullar yoklama almakla yetinmemeli; yokluğun nedenini anlamaya yönelik rehberlik temelli bir yaklaşım geliştirmelidir. Her öğrencinin devamsızlığı bir “sinyal” olarak görülmeli; bu sinyale kulak verecek bir ekip her okulda mutlaka bulunmalıdır.

Ekonomik nedenlerle devamsızlık yapan öğrenciler için yerel yönetimler ve sosyal yardım kuruluşlarıyla iş birliği içinde kırtasiye, ulaşım ve beslenme desteği sağlanmalıdır. Mevsimlik işçi çocukları için taşınabilir eğitim modelleri, telafi ders programları ve süreklilik sağlayacak özel uygulamalar hayata geçirilmelidir. Kız çocuklarının okulu terk etme riski ise aileyle kurulacak bilinçlendirici, güven verici iletişimle azaltılmalıdır.

Çocuğa okula dair aidiyet hissi kazandırmak esastır. Öğrenciler ders başarısıyla değil, varlıklarıyla değerli görülmelidir. Öğretmenler bu süreçte öğrencinin okulda kalma nedenlerinden biri olmalıdır. Sevgiyle kurulan bir bağ, kimi zaman maddi tüm desteklerden daha güçlü bir tutunma gerekçesi olabilir. Bu nedenle öğretmenlerin duygusal zekâsı, iletişim becerileri ve öğrenciyle bağ kurma yetkinlikleri güçlendirilmelidir.

Ayrıca meslek liselerinde ve ortaokullarda kariyer farkındalığı çalışmalarıyla çocukların geleceğe dair umutları canlı tutulmalı; okul zorunlu bir görev yeri değil, kişisel gelişim alanı olarak görülmelidir. Eğitim politikalarının merkezine yalnızca “öğreten sistemi” değil, aynı zamanda “tutunduran sistemi” de koymak zorundayız. Çünkü bilgi ancak öğrenci okuldaysa aktarılabilir. Çocukları okulda tutamazsak, geleceğin kapısını da açık tutamayız.

At sineği olmanın gereği, rahatsız edici de olsa şu gerçeği dile getirmektir: Erken terk edilen her okul, geç fark edilen bir toplumsal çöküşün habercisidir. Okulu terk eden çocuklar değil; çocukları terk eden sistemlerdir asıl sorgulanması gereken. Bizler bu sessiz terk edişleri durdurmakla yükümlüyüz.