Eğitimde Ayrışmanın Anatomisi

/ /

          Eğitim sistemi uzun yıllardır yapısal sorunlarla boğuşurken, bunların arasında sessizce büyüyen bir uçurum her geçen gün daha görünür hale geliyor. O da özel okul ve devlet okulu arasındaki kalite farkıdır. Bu fark artık fiziki koşullarla sınırlı değil; öğretmen motivasyonundan müfredat anlayışına, veli profilinden öğrencilere sunulan imkânlara kadar birçok alanda kendini açıkça gösteriyor

             Bu ayrışma, yalnızca kurumlar arasında değil, toplumun sosyoekonomik katmanları arasında da derin bir eşitsizliğe yol açıyor. Artık mesele sadece istatistiklerle ölçülmüyor; çocukların umutlarında, hayallerinde ve özgüvenlerinde de belirginleşiyor. Bir çocuk özel okulda bireysel farklılıklarına göre eğitim alırken, bir diğeri devlet okulunda kalabalık bir sınıfta temel ihtiyaçlara erişmekte zorlanıyor. Birinde STEM, yaratıcı drama ve ikinci yabancı dil dersleriyle donanım artarken; diğerinde fotokopi kâğıdına bile ulaşmak güçleşiyor. Oysa bu iki çocuk aynı ülkenin vatandaşı, aynı sınava girecek ve aynı toplumu birlikte inşa edecek. Böyle bir tabloda fırsat eşitliğinden söz etmek mümkün mü? Bana göre “eşitlik” yerine “hakkaniyet” ilkesini esas almak çok daha doğru olur.

                     Özel okulların artışı, başlangıçta devletin yükünü hafifletecek bir çözüm olarak görülse de zamanla yeni bir adaletsizlik alanına dönüştü. Gelir düzeyi yüksek aileler çocuklarını daha güvenli, donanımlı ve az kalabalık sınıflara yönlendirdikçe, devlet okulları hem kaynak hem de itibar kaybetmeye başladı. Öğretmenlerin bile kendi çocuklarını özel okullara göndermeyi tercih etmesi, kamu eğitimine duyulan güvenin ne denli zedelendiğini gösteriyor.

                Bu süreç eğitimde sessizce işleyen bir ayrışmayı, sınıfsal bir bölünmeyi tetikliyor. Eğitim artık çocukların potansiyelinin değil, ailelerin ekonomik gücünün belirlediği bir yolculuğa dönüşmüş durumda. Oysa eğitim, toplumsal adaletin en önemli teminatı olmalıdır. Eğer iyi eğitim parayla satın alınabiliyorsa, kamu vicdanı yara almış demektir.

                       Tam da bu noktada Sokrates’in “at sineği” metaforunu hatırlamak gerekir. Çünkü bu eşitsizliği konuşmadan, sorgulamadan ve rahatsızlık vermeden düzeltmemiz mümkün değildir. Eğitim sisteminin ayrışmayı normalleştirmesi, aslında bütün çocukların geleceğine karşı işlenmiş bir ihmaldir.

            Çözüm, özel okulları yasaklamak değildir. Ancak kamu okullarını ihmal ederek özel eğitimi tek seçenek haline getirmek de kabul edilemez. Yapılması gereken, devlet okullarını hem fiziki hem de pedagojik açıdan güçlendirmek, öğretmenlere mesleki ve mali destek sağlayarak nitelikli eğitimin adresi haline getirmektir.

                 Her çocuğun yeteneklerini keşfedebileceği, gelişebileceği ve mutlu olabileceği bir kamu eğitim modeli kurulmadıkça hiçbir reform hedefine ulaşamaz. Eğitim bireyin değil, toplumun da kaderini belirler. Eğer bugünün çocuklarına eşit imkânlar sunamazsak, yarının toplumunda eşitlikten söz etmemiz hayal olur.

                  Eğitimi paraya endekslediğimizde, fırsatları değil, adaleti de satıyoruz. İşte bu yüzden sorgulamalı, rahatsız etmeli ve kamu eğitimini yeniden onarmalıyız. Çünkü eğitimde adalet, eşit başlangıçlarla değil, eşit imkânlarla mümkündür.