Eğitimde çağ atladığımızı söylüyoruz; fakat bazı çocuklar hâlâ tebeşirle yazılmış bir tahtadan ders işliyor, küreyle Dünya’yı tanıyor. Oysa aynı ilçenin başka bir okulunda öğrenciler, akıllı tahtada üç boyutlu modellerle evreni keşfediyor. İşte sessiz ama derin eğitim yarası burada gizlidir: Okullar arasındaki dijital uçurum artık inkâr edilemez bir gerçektir.
Bugün teknolojinin eğitimin ayrılmaz bir parçası olduğunu hepimiz biliyoruz. Pandemi süreci, bu gerçeği en acı biçimde ortaya koydu. Bir yanda tablet, dizüstü bilgisayar ve hızlı internetle derslerini takip eden öğrenciler; öte yanda dağ köylerinde televizyon başında EBA izleyen, hatta ödev gönderebilmek için telefonun çektiği yüksek tepelere çıkan çocuklar vardı. Aynı sistemin içinde biri 21. yüzyılın donanımıyla yarışa başlarken, diğeri 20. yüzyılın gerisinde kalıyordu. Sorun cihaz eksikliği değildi; asıl mesele, dijital becerilere erişimdeki adaletsizlikti.
Birçok okulda bilgisayar sınıfı ya hiç yok ya da çalışmayan cihazlarla dolu. Akıllı tahtalar bozuk, internet bağlantısı yetersiz. Öğretmen dijital içerik üretmek istese bile teknik altyapı yetersiz kalıyor. Daha önemlisi, öğretmenlerin büyük çoğunluğu bu araçları etkili kullanma konusunda yeterli hizmet içi eğitim almamış durumda. Bu nedenle teknoloji, çoğu okulda öğrenmeyi destekleyen bir araç değil; duvarda duran siyah bir kutu olmaktan öteye gidemiyor.
Ne yapılmalı? Öncelikle teknolojik donanım lüks değil, temel bir eğitim hakkı olarak görülmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı, bazı okulları pilot uygulama merkezi haline getirmekle yetinmemeli; tüm okullara adil bir dağıtım yaparak dijital eşitliği sağlamalıdır. Her okulda çalışan, güncel donanıma sahip bilgisayar sınıfları bulunmalı, internet altyapısı güçlendirilmelidir. Öğrencilere, özellikle sosyoekonomik açıdan dezavantajlı olanlara devlet eliyle tablet veya dizüstü bilgisayar desteği sağlanmalıdır. Bu eğitimde fırsat eşitliği değil; aynı zamanda sosyal adaletin de bir gereğidir.
En az teknoloji kadar önemli olan bir diğer unsur öğretmendir. Öğretmenlere yönelik dijital pedagojik eğitimler yaygınlaştırılmalı; sadece “buton kullanımı” değil, teknolojiyi anlamlı bir öğrenme aracı haline getirme becerileri kazandırılmalıdır. Çünkü teknoloji tek başına öğrenmeyi garanti etmez; onu anlamlı hale getiren öğretmendir.
Teknoloji eğitime büyük fırsatlar sunabilir; fakat aynı zamanda derin uçurumlar da yaratabilir. Bu uçurumu kapatmak yalnızca teknik bir mesele değil, insani bir görevdir. Eğer bir çocuğun geleceği, doğduğu yerin teknolojik imkânlarına bağlıysa o sistemde adalet yoktur. İşte bu nedenle bizler, eğitimde bu adaleti sağlamak için “at sineği” gibi rahatsız etmeli, hatırlatmalı ve sorgulatmalıyız. Çünkü eğitim, herkesin eşit başlangıç çizgisinden koştuğu bir maraton olmalıdır; birilerinin hızlı internetle avantaj sağladığı bir yarış değil.
