“Ezberin egemenliği ne zaman bitecek?” sorusu, eğitim sistemimizin en temel açmazını ortaya koyuyor. Sınıflar sessiz, öğrenciler sıralarında, tahtada konular yazılı… Dışarıdan bakıldığında her şey düzenli görünüyor. Oysa bu düzenin altında sessizce büyüyen bir çöküş var: Merakın yerini alan ezber eğitimi.
Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra eğitim, bilgiyi öğrencinin zihnine ezberletmeyi başarı olarak görmeye başladı. Öğrenciler, bilgiyi ne kadar “tuttuklarına” ve onu ne kadar “doğru” aktardıklarına göre değerlendiriliyor. Bu anlayış hem öğretmeni hem de öğrenciyi, bir bilgi taşıyıcısına indirgemiş oluyor. Oysa bilginin değeri, onu nasıl içselleştirdiğimizde, hangi düşüncelere dönüştürdüğümüzde ve hayatla nasıl ilişkilendirdiğimizde ortaya çıkar.
Ezber, öğrenme sürecini durduran bir mekanizma gibi işler. Çünkü ezberlemek için sorgulamaya gerek yoktur; yeter ki cümle aynen hatırlansın. Ezberin güvenli dünyasında risk yoktur, düşünme zahmeti yoktur, sadece tekrar vardır. Bu tekrarların arasında kaybolan şey, öğrencinin sesi, düşüncesi ve kendisidir.
Bu anlayış, öğretmeni de zincirlemiştir. Müfredatı yetiştirme baskısı ve sınav takvimine uyma zorunluluğu, öğretmenleri pedagojik sezgilerini bir kenara bırakmaya itiyor. Oysa bir öğretmenin en büyük gücü, sınıfta kendiliğinden gelişen anlarda öğrencinin düşüncesine alan açabilmesi, ona kendi yolunu buldurabilmesidir. Ancak sınav odaklı, başarıyı yalnızca test sonuçlarıyla ölçen sistem, bu alanları daraltmakta; öğretmeni adeta bir “müfredat memuru”na dönüştürmektedir. Bu tablo, eğitimin ruhunu kaybettiğimizin açık bir göstergesidir.
Bu sorun, köklü bir zihniyet dönüşümünü gerekli kılıyor. Öğrenciyi bilgiyle doldurmak yerine, ona merak kazandırmalıyız. Çünkü soruların peşinden koşan bireyler, cevapları ezberleyenlerden çok daha ileridedir. Sınıflarımızda tartışmaya, keşfetmeye, farklı bakış açılarına alan açmalıyız.
Müfredat sadeleştirilmeli; derinleşmeye, bağlantı kurmaya, kitap okumaya ve anlam üretmeye imkân tanıyacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Öğretmenler ezberin dışına çıktıklarında cezalandırılmamalı; tam tersine cesaretlendirilmelidir. Eğitim fakültelerinde de bu anlayış yerleşmeli, öğretmen adayları bilgiyi sorgulatma ve dönüştürme becerileriyle donatılmalıdır.
Gerçek öğrenme, öğrencinin kendi aklını kullanmasıyla mümkündür. Bunun için sınıfta yanlış cevaplara da yer olmalı, çelişkiler konuşulmalı ve öğrencinin yanılma hakkı korunmalıdır. Çünkü düşünme çoğu zaman yanılarak başlar. Ezber ise bu yanılma hakkını elinden alır, öğrenciyi doğruyu söylemeye zorlar. Böyle bir ortamda düşünce değil, itaat gelişir.
Bizim ihtiyacımız olan, itaat eden değil; düşünen, sorgulayan ve cesaretle yanıt arayan bir nesildir. Ülkeyi ileriye taşıyacak olanlar, ezberleyenler değil; soranlar, araştıranlar ve cesurca düşünceler üretenlerdir. Eğitim, ancak bu cesareti büyüttüğünde gerçekten aydınlatıcı olabilir.
