Eğitim sistemi uzun yıllardır merkeziyetçi bir anlayışla yönetiliyor. Bu yapı, eğitimi bir tür komuta zincirine dönüştürmüş durumdadır. Ankara’da hazırlanan kararlar, Ardahan’daki birleştirilmiş sınıfın, Şırnak’taki köy okulunun ya da Edirne’deki bir meslek lisesinin gerçekliğine dokunamıyor. Çünkü bu politikalar yerelin sesine, ihtiyacına, hatta varlığına çoğu zaman kulak vermiyor. Merkezin her şeyi belirlediği bu bürokratik düzen, sahadaki öğretmeni, yöneticiyi, veliyi ve öğrenciyi yalnızca uygulayıcı konumuna itiyor. Üretmeyen, sorgulamayan, geliştirmeyen; sadece itaat eden bir yapının içinde eziliyorlar. Hatta öğretmenlerden sıkça şu yakınmayı duyuyor ve bizzat şahit oluyorum: “Bakanlıktan gelen zorunlu projeler ve bitmek bilmeyen bürokratik yazışmalar arasında boğuluyoruz; başımızı kaldıramıyoruz ki asıl işimiz olan yıllık, ünite ve günlük ders planlarına zaman ayırabilelim.”
Oysa eğitim, yaşayan bir organizmadır. Durağan değil, devinim ister. İşte tam da bu nedenle Sokrates’in “at sineği” benzetmesi bugün bizim için yeniden anlam kazanıyor. Eğitim sistemimiz, uyuşmuş bir dev gibi yalnızca dışarıdan dürtüldüğünde tepki veriyor. Bizler, bu sisteme dokunmak, sorgulatmak, rahatsız etmek zorundayız. Çünkü bazen bir sineğin yarattığı rahatsızlık, büyük bir uyanışa vesile olabilir. Çocukluğumda öğretmenler, “içtima olun” diyerek bizi hizaya sokardı. Ortaokulda ise sırmalı şapkalar takardık. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o yıllarda askerî bir disiplin ve düzenin, eğitim anlayışımıza derinlemesine yansıdığını fark ettim.
Eğitimdeki temel sorunlardan biri, yerelin yok sayılmasıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın politikaları büyük ölçüde merkezde şekilleniyor ve her ilde, her okulda aynı biçimde uygulanması bekleniyor. Oysa Türkiye, sosyoekonomik ve kültürel açıdan son derece çeşitliğin barış içinde yaşandığı bir ülkedir. Bu nedenle demokrasinin beşiğidir. İstanbul’daki bir okul ile Hakkâri’deki bir okulun koşulları aynı değilken, bu iki okulun aynı müfredat, aynı proje, aynı denetim anlayışıyla yönetilmeye çalışılması büyük bir çelişkidir. Milli eğitim müdürlükleri de çoğu zaman sadece talimatı ileten ve rapor toplayan birimler olarak kalıyor. Oysa yerel yönetici, sahaya liderlik etmeli; kendi bölgesinin eğitim ihtiyaçlarını analiz edebilmeli ve çözüm üretebilmelidir.
Bu sorunun aşılması için, öncelikle eğitimde yerinden yönetim anlayışına geçilmelidir. Her ilde öğretmenlerin, yöneticilerin, velilerin, öğrencilerin ve sivil toplumun katılımıyla çalışan Yerel Eğitim Konseyleri kurulmalıdır. Bu konseyler, ilin özgün ihtiyaçlarını analiz etmeli ve çözüm önerileri geliştirmelidir. Aynı zamanda, okul düzeyinde Okul Gelişim Yönetim Ekipleri (OGYE) aktif hâle getirilmeli, bu ekipler okulun stratejik planlamasını yapmalı ve iç denetim süreçlerini yürütmelidir. Bu yapı, MEB’e bağlı olmalı ama yukarıya sadece veri taşıyan değil, politika da öneren bir akılla çalışmalıdır.
Öte yandan, okullara karar alma ve bütçe kullanma yetkisi tanınmalıdır. İlçe milli eğitim müdürlükleri kaldırılmalı; il milli eğitim müdürlükleri ise daha güçlü ve karar alabilir hâle getirilmelidir. Belediyeler, okulların fiziki bakım-onarımı, temizlik hizmetleri ve servis düzenlemeleri gibi operasyonel yüklerini üstlenmelidir. Okul yöneticileri ise kendi okullarında yürütülecek eğitim projeleri için doğrudan küçük bütçeleri kullanabilmeli; seçmeli ders açılması, öğretmen görevlendirilmesi ve rehberlik hizmetlerinin yerel ihtiyaçlara göre düzenlenmesinde yetkili olmalıdır.
Türkiye’nin her ili için ayrıntılı bir Eğitim Haritası çıkarılmalıdır. Demografik yapı, göç oranı, başarı düzeyleri, okuryazarlık oranları, okul türleri gibi veriler bir araya getirilerek, iller kendi öncelikli alanlarını tespit edebilmelidir. Bu harita, merkezi politikaların sahaya uyarlanmasında bir kılavuz olarak kullanılmalıdır.
Tüm yöneticilere yerel liderlik, kriz yönetimi, katılımcı yönetim ve pedagojik liderlik gibi konularda eğitim verilmelidir. İl müdüründen okul müdürüne kadar herkesin sadece mevzuat ezberlemekle yetinmeyen, sahayı okuyabilen ve çözüm üretebilen kişiler hâline gelmesi gerekmektedir.
Düşünmeyi, düşünürsek, eğitimin merkezinde merkez değil, çocuk ve okul olmalıdır. Her çocuğun yetiştiği coğrafya, ailesi, toplumsal koşulları eğitimin yönünü belirler. Burada annelerin eğitimi ve çocuğun ana dilde düşünme gerçeğini fark etmeliyiz. Bu nedenle ulusal ve esnek bir müfredat esas alınarak, tek tip politikalar yerine, çok sesli bir yaklaşım benimsenmelidir. Eğitim sistemi merkez orkestra şefinin tek düze ritmiyle değil, her okulun kendi tınısını oluşturduğu ve bu farklı tınıların uyumla bir araya geldiği anlayışla yönetilmelidir. Biz eğitimciler olarak bu büyük gövdeyi sorgulamalı, düşünmeye çağırmalı, yapıcı uyarılarda bulunmalıyız. Çünkü dürterek yapılan bir uyarı, bazen değişimin ve iyileşmenin ilk adımı olabilir. Belki bir sinek, dev bir sistemi uyandırabilir.
