Eğitimin Yorgun Yürüyüşü

/ /

          Türkiye’de eğitim, ne yazık ki uzun vadeli bir bakış açısıyla değil; her gelen bakanın yeni bir vizyon belgesi, farklı bir sistem ya da kimi zaman tüm sınav yapısını değiştirmesiyle yol almaktadır. Bu değişiklikler çoğu zaman öncekinin devamı değil, adeta “sil baştan” anlayışıyla yapılmaktadır. Oysa eğitim, bir nesil projesidir; sabır, istikrar ve ortak akılla sürdürülebilir.

Bu noktada Sokrates’in “at sineği” benzetmesini hatırlamalıyız. Uyuşmuş bir sistemin üzerinde dolaşarak onu rahatsız eden, düşündüren ve uyandıran sinek gibi, bizler de eğitimin hafızasız gidişatını sorgulamak zorundayız. Çünkü sistemin her anı, bir neslin hayatına doğrudan etki etmektedir. Her dönemsel değişiklik, sınıflarda umutsuzluğa, öğretmenlerde belirsizliğe, velilerde güvensizliğe yol açmaktadır. Oysa ulusal ve esnek bir müfredat oluşturulmalı; göreve gelen her bakan bu müfredatın güçlü yönlerini korumalı, gelişime açık alanlarını ise kararlılıkla güçlendirmelidir.

Her yeni Millî Eğitim Bakanı kendi dönemine özgü projeler başlatmakta; ancak bu projeler çoğu zaman bir sonraki yönetimle birlikte rafa kaldırılmakta ya da iz bırakmadan silinmektedir. 5+3+3 ve 4+4+4 sistemleri bu duruma somut örneklerdir.  Bir sınıf öğretmeni olarak gözlemim şudur: 5+3’ten 4+4 sistemine geçişte en çok yara alanlar beşinci sınıf öğrencileri olmuştur. Yıllarca aynı öğretmenin rehberliğinde gelişen bu çocuklar, bir anda sınıf öğretmenlerinden koparılmış; alan öğretmenleri ise onların pedagojik düzeyine inmeyi başaramamıştır. Zaman zaman beşinci sınıfları “hazırlık sınıfı” gibi yapılandırma çabaları olsa da istenen başarı sağlanamamıştır. Bugün hâlâ pek çok beşinci sınıf öğrencisi, adeta sudan çıkmış balık gibi; yönsüz, güvensiz ve nefessizdir.

Bu değişkenlik yapısal projelerle sınırlı kalmamış, sınav sistemlerinde de kendini göstermiştir. Her birkaç yılda bir yapılan köklü değişiklikler, öğrencilerde ve öğretmenlerde ciddi kaygı ve güvensizlik yaratmıştır. Ayrıca sınavların ölçme-değerlendirme açısından güvenirliği ve geçerliği sürekli tartışma konusu olmuştur.      Eğitim kurumlarında uzun vadeli vizyona dayalı bir planlama yerine, çoğunlukla günü kurtaran, bireysel inisiyatiflere bağlı parçalı bir anlayış hâkimdir. Oysa eğitim, bireyin ve toplumun geleceğini şekillendiren en temel alandır. Bu nedenle atılacak adımlar kişilere veya dönemsel politikalara bağlı değil; devlet politikası olarak sürdürülebilir olmalıdır.   Sistemin sürekli değişmesi şu soruyu gündeme getirmektedir: “Eğitim modelini neden her dönem baştan kuruyoruz?” Bunun iki nedeni olabilir: Ya geçmişte doğru temeller atılamadı ya da atılan sağlam yapılar gelişmeden yıkıldı. Her iki durumda da bedeli çocuklarımız ödedi. Eğitim, seçim dönemlerine göre değil; çocukların gelişim takvimine göre düzenlenmelidir.

   Çözüm, siyasetten bağımsız, toplumun ortak aklıyla oluşturulmuş bir ulusal eğitim mutabakatıdır. Eğitimle ilgili temel ilkeleri ve hedefleri kim iktidarda olursa olsun koruyacak güçlü bir anayasal çerçeve oluşturulmalıdır. Bu metin, siyasi partilerin, öğretmen örgütlerinin, akademisyenlerin ve sivil toplumun katılımıyla hazırlanmalı, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oy birliğiyle kabul edilmelidir. Ancak böyle bir ortak zemin eğitimde süreklilik ve güven sağlayabilir.

      Bugün Millî Eğitim Şûraları, tavsiye niteliğinde kararlar sunan toplantılara dönüşmüş durumdadır. Oysa bu şûralar gerçek bir yön belirleme aracı olmalı; alınan kararlar takvime bağlanarak Millî Eğitim Bakanlığı’nın stratejik planlarına entegre edilmelidir. Türkiye’nin de Finlandiya örneğinde olduğu gibi uzun vadeli bir vizyonla hareket etmesi gerekir. İlk aşamada 15–20 yıllık bir yol haritası hazırlanmalı; müfredat dönüşümü, öğretmen yetiştirme modelleri, sınav sistemleri ve okul yapılarının yeniden tasarımı bilimsel temellerle şekillendirilmelidir.

Bu yapının ayakta kalabilmesi için Millî Eğitim Bakanlığı’nın siyasi etkilerden arındırılmış, bilimsel bir kurum olarak yeniden yapılanması zorunludur. Bakanlık kadroları, siyasi tercihlerle değil; liyakat ve kariyer esasına göre belirlenmeli, görev süreleri siyasal değişimlerden bağımsız olmalıdır. Eğitimde kurumsal hafızayı korumadan, kalıcı bir gelişim sağlamak mümkün değildir. Eğitim bir maratondur; siyasi dönemlerin kısa vadeli ritmine sığmaz. Her yönetici, geçmişi silmek yerine onun üzerine yenilik inşa etmelidir. Sürekli değiştirilen taşlarla sağlam bir yapı kurulamaz. Bu yüzden “at sineği” gibi sormalıyız: Neden her gelen bir öncekini yok sayıyor? Sınav sistemini neden her defasında yeniden icat ediyoruz? Neden her nesli farklı bir modele mecbur bırakıyoruz?

Çünkü yüz yılı aşkın süredir ortak bir eğitim aklı oluşturamadık. Oysa eğitim bilgiyle değil, hafızayla da inşa edilir. Eğitim politikası bir milletin ortak geleceğiyle yazılır. Biz eğitimciler de bu geleceğin vicdanı olmalı; sistemi rahatsız etmeye, sorgulamaya ve doğruya yönlendirmeye devam etmeliyiz. Çünkü çocuklarımızın yarını, bugünkü eğitim kararlarımızla şekillenecektir.