EZBERİN KONFORUNDA, MERAKIN DERİNLİĞİNE

/ /

  2016 yılında devlet okulundan emekli oldum. 2019’da ise özel okuldan ayrılarak eğitime veda ettim. Ama ne zaman bir okulun önünden geçsem, kendimi bahçe duvarlarının ardından içeriye bakarken buluyordum. Koşuşturan öğrencileri seyrederek hasret gideriyordum. Aradan tam altı yıl geçmişti ki, bir gün yine bir okulun önünde durup içeriye bakarken buldum kendimi. Bu kez okul müdürü, İstiklal Marşı öncesi yaptığı konuşmayla dikkatimi çekti. “Biz sizin için varız,” dediğinde içim titredi. Dayanamadım, içeri girip okulu ziyaret ettim. Yıllar sonra ilk kez bir devlet okulunun koridorlarında yürüdüm, sınıfları gezdim, bilgi aldım. Genç müdüre içten bir teşekkür ettikten sonra, kalbim dolu dolu ayrıldım oradan. O gün, ezberle öğrenmenin suskunluğunu; merakla öğrenmenin heyecanını ilk kez bu kadar derinden hissettim.

Bugün birçok okulda her şey yerli yerinde gibi görünüyor. Sınıflar düzenli, öğrenciler sessiz, öğretmenler planlı olarak derslerine giriyor. Ama bu sessizliğin ardında derin bir eksiklik gizli: o da öğrenmede merakın kaybı.   Çocuklar artık pek soru sormuyor. Öğretmenler müfredatın dışına çıkmaktan çekiniyor. Velilerse eğitimi yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçüyor. Oysa ezber, güvenlidir çünkü sorgulatmaz. Ama unutmayalım ki; Güvenli olan her şey, gelişime kapalıdır.

Ben de bu sistemin içinden geldim. Öğretmenlik yaptım; iyi bir öğretmen olunca müdür yardımcılığına atandım. Orada da iyiydim, müdür oldum. Ama sistemin çarkları dönerken, benim içimdeki eğitim tutkusu yavaş yavaş öğütüldü. Kırk yıl boyunca görevimi en iyi şekilde yapmaya çalıştım ama sonunda gördüm ki sistem, içinden gelen ışığı değil, itaatkâr olanı ödüllendiriyor. Emekli olurken şu cümleyi hepimize miras bırakmak istedim: Önce iyi insan olun, sonra iyi öğretmen. Vizyon sahibi olmadan asla yönetici olmayın. Çünkü gerçek yöneticilik, sadece unvanla değil; liyakat ve vizyonla yapılır.

Köylerde tek öğretmen olarak görev yaptığım o yıllar, bana eğitimin gerçek anlamını öğretti. Aynı sınıfta bir araya gelen farklı yaşlardaki çocuklar arasında doğan öğrenme ilişkisi eşsizdi. Küçükler, büyüklerden öğrenir; büyükler ise öğrendiklerini paylaşarak bilgilerini pekiştirirdi. Bu doğal etkileşim, sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda yardımlaşma, birlikte öğrenme, empati ve liderlik demekti.

Ben, her çocuğun seviyesine göre birebir ilgilenirken, öğrencilerin gelişimini yakından takip edebildim. Akran öğrenmesi sayesinde çocuklar birbirinden ilham alarak ilerledi. Ne bire bir özel ders vardı, ne de teknolojik olanaklar. Ama merak vardı ve öğrenmenin verdiği haz ve heyecan vardı. Meraklar zirvelerde yaşanıyordu. Bazen sobası yanmayan bir sınıfta, bazen kalabalık ve yetersiz bir ortamda… Ama eğer bir çocuk öğrenmek istiyorsa, o çocuk büyür, gelişir, ışıldar. Eğitim dediğimiz şey, işte tam da burada başlar: Bir kıvılcımla. O kıvılcım bazen bir öğretmenin sorduğu beklenmedik bir sorudur. Bazen bir öğrencinin defterine gizlediği hayaldir. Eğitim, ezberleri sürdürmek değil, kırmak için vardır. Biz öğretmenler, sınıfın “sessizliğini koruyan” değil, sınıfa “anlamlı bir gürültü” getiren o at sinekleri olmalıyız. Çocuklara “Yarın ne olacaksın?” demek yerine, “Bugün neyi merak ettin?” sorusunu sormalıyız.

Çünkü eğitim, sınavın sonucu değil; karakterin sonucudur. İşte bu yüzden bu blog bir eleştiri alanı değil; bir uyanış platformudur. Burada yazdığım her satır, bir çocuğun gözlerinde parlayan o meraka, o yaşam kıvılcımına adanmıştır. Sınıflar sessiz olabilir. Ama biz sessiz kalamayız. Eğitimde devrim, bazen sadece bir sineğin vızıltısıyla başlar. Ben de bu vızıltıyı yaymak için buradayım. Hiçbir karşılık beklemeden, kendi öz kaynaklarımla, maaşımla, emeğimle sizlere ulaşmaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki, eğitim, bir gün değil, her gün yeniden başlamalıdır.