Görmezden Gelinen Gerçek

/ /

Görmezden Gelinen Gerçek

             Eğitimin en derin ve görünmeyen sorunlarından biri, sosyoekonomik düzeyi düşük ailelerin çocuklarının akademik hayatta yaşadığı başarısızlıktır. Bu çocuklar hayata bir adım geriden başlar. Evlerinde çoğu zaman ders çalışacak sessiz bir köşe, yeterli aydınlatma, internet bağlantısı ya da temel kırtasiye malzemeleri bile bulunmaz.

         Sabah kahvaltı etmeden okula giden, akşam eve dönünce kardeşine bakan ve çoğu zaman çalışan ebeveynin yokluğunda büyüyen bu çocuklara “Çalışırsan başarırsın” demek büyük bir haksızlıktır. Eğitimciler çok iyi bilir ki başarısızlık çoğu zaman tembellikten ya da zekâ eksikliğinden değil, yoksulluğun sessiz sonuçlarından doğar. Ne yazık ki toplumun büyük bir kesimi bu gerçeği görmek istemez.

            Yoksul çocukların düşük notları ve sınav başarısızlıkları olağanlaştırılır; hatta bazen suç onlara yüklenir. Oysa kimse o çocuğun akşam ders çalışacak enerjisinin olup olmadığını, evde kaç kişiyle aynı ortamı paylaştığını ya da ödevini yapacak bir masası bulunup bulunmadığını sormaz.

              İşte tam burada Sokrates’in “at sineği” benzetmesini hatırlamak gerekir. Eğitim sistemi ve toplum, bu eşitsizliği görmezden gelerek uyuşmuş durumdadır. Bu sessizliği bozmak, vicdanı dürtmek ve rahatsız etmek zorundayız. Çünkü eğitimde fırsat eşitliği okul kapısından içeri girdiğinde başlamaz; çocuğun evinden, ailesinden ve sosyal çevresinden destek görmesiyle mümkün olur.

              Karnı aç bir çocuk derse odaklanamaz. Elektrik faturası ödenemeyen bir evde tabletin bulunması hiçbir sorunu çözmez. Bu nedenle çözüm, okulların bilgi aktarılan yerler olmaktan çıkıp sosyal destek merkezlerine dönüşmesidir. Çocuklara ücretsiz yemek sağlanmalı; kırtasiye malzemeleri, okul kıyafetleri ve ulaşım ihtiyaçları karşılanmalıdır.

               Psikolojik danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmalı, özellikle dezavantajlı öğrencilerin duygusal dünyaları desteklenmelidir. Eğitim akademik değil, aynı zamanda insani bir süreçtir. Bu nedenle bire bir etütler, okul sonrası destek programları ve akran koçluğu gibi çalışmalar artırılmalıdır. Başarıya ulaşmak için ekstra desteğe ihtiyaç duyan çocuklara bu imkânları sunmak, devletin temel görevidir.

               Sadece çocuklara odaklanmak yeterli değildir; onların içinde yetiştiği aile ortamı da dikkate alınmalıdır. Anne ve baba eğitimleri, rehberlik hizmetleri ve sosyal yardımları içeren kapsamlı aile destek programları uygulanmalıdır. Yoksul bir ailede, bireysel çaba ile başarıya ulaşmak çoğu zaman mümkün değildir.

          Bunun yanında, mahalle düzeyinde belediyeler ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yapılarak sosyal yardım ağları oluşturulmalı ve okul yönetimleriyle koordineli çalışılmalıdır. Her okulda yoksul öğrencilerin durumunu takip edip hızlıca destek sağlayabilecek yapılar kurulmalıdır. Bu destek maddi değil, aynı zamanda duygusal olmalıdır.

             Eğitim sistemimizde başarı kavramını da yeniden ele almalıyız. Bu çocukları sınav puanlarıyla değerlendirmek, potansiyellerini ve verdikleri mücadeleyi görmezden gelmektir. Onların başarısı bazen okulu bırakmadan devam edebilmelerinde, bazen sabah erkenden gelip sınıfta yerlerini alabilmelerinde, bazen de öğretmenine bir soru soracak cesareti bulabilmelerindedir. Bu çabalar en az yüksek notlar kadar değerlidir.

               Eğitim gerçekten vicdanla yürütülecek bir işse, bu vicdan en çok yoksul çocuklar için ses çıkarmalıdır. Onlara öğreten değil, aynı zamanda anlayan bir sistem kurmalıyız. Çünkü bu çocuklar zekâ ile değil, yoksullukla sınanmaktadır.

                  Bizler, bu sınavda sınıfta kalıyoruz. Şimdi sormak gerekiyor: Bir çocuk sadece yoksul bir evde doğduğu için neden başarısız olsun? Bu soruyu duymak yetmez; artık cevap vermek zorundayız. Eğitim sistemimizin kalitesi, en çok da bu çocuklara verdiği cevapla ölçülmelidir.