OKULDA ÖĞRETMENLER ODASI /AK04

/ /

  Eskiden öğretmenler odası, bir okulun kalbi gibiydi. Burası sadece bir dinlenme alanı değil; paylaşımın, dayanışmanın, dertleşmenin ve fikir alışverişinin yaşandığı samimi bir ortamdı.  Çayın sessizce aktığı bir köşede bir öğrencinin başarısı kutlanır, bir başka köşede sistemin aksayan yönleri üzerine derin tartışmalar yapılırdı. Kimi zaman umut, kimi zaman yorgunluk taşırdı kendi içinde.  Öğretmenler odası, her şeyden önce, eğitimin görünmeyen, emeğinin tanığı olan bir mekândı. Çünkü herkes kadroluydu, herkes aynı haklara ve aynı maaşa sahipti.

 Ya şimdi; öğretmenler odasında bambaşka bir tablo var. Aynı masada oturan öğretmenler, artık içeride altı farklı statüde görev yapıyor. Aralarında hem sosyal haklar hem de maaşlar açısından belirgin farklar var. Bu da odadaki eşitlik duygusunu zedeliyor, paylaşımı ve dayanışmayı sessizce örseliyor.

Kadrolu öğretmenler, KPSS ile merkezi atamayla göreve başlayan, devlet güvencesine sahip ve tam sosyal haklara erişebilen öğretmenlerdir. Emekliliğe kadar güvence altındadırlar. Onların yanında sözleşmeli öğretmenler yer alır; üç yıl sözleşmeli, bir yıl kadro öncesi zorunlu hizmetle görev yaparlar. Kadroya geçme imkânları olsa da sosyal hakları sınırlıdır.

     Uzman öğretmenler, en az on yılını doldurmuş ve sınavla bu unvanı almış kişilerdir. Maaşlarına ek ödeme yansır ama bu unvan, uygulamada görev veya yetki anlamında ciddi bir fark yaratmaz. Yirmi yılını tamamlayanlar (Bir öğretmenin deyimiyle video İzleyerek) arasından sınavla başöğretmenlik unvanını alanlar da vardır. Yine bir maddi iyileştirme söz konusu olsa da mesleki sorumluluklarda somut bir değişiklik yaşanmaz.

Bir diğer grup ise ücretli öğretmenlerdir. Kadroya atanmamış, öğretmen açığı bulunan yerlerde görevlendirilmiş, ders saati başına ücret alan, çoğu zaman sigortası eksik yatan ve eğitim fakültesi mezunu dahi olmayan kişilerdir. Onların görev süreleri de güvenceleri de çok sınırlıdır.

Artık öğretmenler odasında bir başka grup daha var: PİKTES öğretmenleri. Suriyeli öğrencilerin Türk eğitim sistemine uyumu için yürütülen Avrupa Birliği destekli bir proje kapsamında geçici olarak istihdam ediliyorlar. Görev süreleri, projenin finansmanına bağlı olarak değişiyor.

Bir de dışarıda kalan “atanamayan öğretmenler” sorunu sadece bir istihdam krizi değil, aynı zamanda eğitim sistemimizin plansızlığının ve vurdumduymazlığının aynasıdır. Her yıl binlerce öğretmeni umutla mezun edip, sonra onları kapı kapı dolaşan işsiz bireyler hâline getirmek vicdani ve pedagojik bir yaradır. Öğretmenlik bir “bekleme” değil, bir “öğrenciyle buluşma” mesleğidir. Her atanmayan öğretmen, aslında kaybedilen bir çocuk demektir. Aynı meslek onuruyla aynı masayı paylaşan öğretmenlerin yerini, farklı statülerde, farklı haklara sahip ve geleceğe dair farklı kaygılar taşıyan gruplar aldı. Bu yeni tablo, öğretmenler odasındaki dayanışma ruhunu sessizce değiştiriyor. Ama belki de bu odadan yeniden bir ortak ses yükselecek; mesleğin onurunu ve birliğini savunacak bir ses. Çünkü öğretmenlik, unvan değil, yürek işidir.

Eskiden bir öğretmen, öğrencinin gözünde sadece “öğretmendi.” Sınıfa girer, bilgiyi taşır, umudu çoğaltır, yüreklere dokunurdu. Ama bugün aynı sınıfa giren öğretmenler, sistem tarafından statülere, maaşlara ve özlük haklarına göre ayrıştırılıyor. Eşit işe eşit değer ilkesi zedelenmiş durumda olduğunu herkes biliyor. Öğrenciler bu ayrımı bilmez, bilmek de istemez. Onlar için karşılarındaki kişi öğretmenidir. Oysa sistem, öğretmeni bir bütün olarak görmek yerine; ‘ücretli’, ‘sözleşmeli’, ‘kadrolu’, ‘uzman’, ‘başöğretmen’ ya da ‘PİKTES’ gibi etiketlerle parçalara ayırıyor.” Hatta bu etiketler, bazen öğretmenin kendisini bile değersiz hissetmesine neden oluyor.

Özellikle ücretli öğretmenlik ve PİKTES kapsamında görev yapan öğretmenler, geçici çözümler olarak görülse de, aslında çok daha derin ve kalıcı sorunların habercisidir. Her yıl değişen öğretmen profili, özellikle kırsalda ve dezavantajlı bölgelerde öğrencilerin öğrenme sürekliliğini kesintiye uğratıyor. Öğrenci, tam güvenip bağ kuracağı anda öğretmen değişiyor. Oysa eğitim, süreklilik ister; güvenle, tanışıklıkla, tekrarlarla derinleşir.

Sözleşmeli öğretmenlik ise bir başka sorunu beraberinde getiriyor. Mülakatla yapılan alımlar, kimi zaman liyakat dışı uygulamalara zemin hazırlıyor. Sosyal haklardaki eksiklikler, örneğin eş durumu tayin hakkının sınırlılığı, öğretmeni sisteme aidiyetle değil, çaresizlikle bağlıyor. Öğretmen, mesleğini severek değil; bir an önce statü kazanmak, kadroya geçmek için çalışır hâle geliyor. Bu da eğitimdeki kaliteyi doğrudan etkiliyor.

Uzman ve başöğretmen unvanları da öğretmenlikte yükselmenin yolu gibi gösteriliyor. Ancak bu unvanlar, sınavlarla verildiği ve sınıf içi uygulamalarda bir farklılık yaratmadığı için, öğretmenler arasında gerçek bir mesleki hiyerarşi ya da mentorluk kültürü oluşmuyor. Başöğretmenle ücretli öğretmen arasında maaş ve unvan farkı olsa da sınıf içindeki sorumluluk aynıdır. Bu da öğretmenler odasında görünmeyen bir mesafe yaratıyor. Sessiz bir ayrışma baş gösteriyor; aynı işi yapan ama aynı şartlarda olmayan öğretmenler arasında iş barışı zedeleniyor.

Bugün bir okulda, bir başöğretmenin maaşıyla bir ücretli öğretmenin maaşı arasında uçurum var. Ama çocuklar, bu ayrımı bilmez. Onlar, o öğretmenin gözlerine, sesine, dokunuşuna güvenir. Ne yazık ki sistem, öğretmeni ayrıştırırken aslında çocukların eğitim hakkını da bölüyor.

Eğer gerçekten Tonguç’un ve Hasan Âli Yücel’in izinden gitmek istiyorsak, bu çok başlı yapıya son vermemiz gerekir. Öğretmenlik mesleği, geçici değil kalıcı; parça parça değil, bütüncül bir yapıya kavuşmalıdır. Ücretli öğretmenlik uygulamasına son verilmeli, tüm öğretmen ihtiyacı kadrolu alımlarla karşılanmalıdır. Sözleşmeli sistem kaldırılmalı, tüm öğretmenler güvenceli statüye geçirilmelidir. Uzmanlık ve liderlik unvanları, yalnızca sınavla değil; deneyimle, hizmet içi eğitimle, sınıf içi katkıyla verilmelidir.

Öğretmeni ayrıştıran her uygulama, eğitimi zayıflatır. Bu nedenle bugün bir at sineği olarak görevimiz, sistemin bu rahatsız edici gerçeklerini görünür kılmaktır. Çünkü öğretmen, bir toplumun geleceğini inşa eden en güçlü temeldir. Ona vurulan her darbe, aslında çocuklarımızın geleceğinden bir parçayı eksiltmektedir. O yüzden sormalıyız: Öğretmenlik bir kariyer planı mı olacak, yoksa umudu büyüten bir yolculuk olarak mı kalacak?

Bu başka konu, eğitim sistemimizin derinlerinde kanayan ancak çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmeyen bir yaraya işaret ediyor: Sendikalaşmanın, öğretmeni koruyan bir yapı olmaktan çıkıp, ayrıştıran ve siyasallaştıran bir araca dönüşmesi. Oysa demokratik bir toplumda sendikalar, çalışanların haklarını koruyan, dayanışmayı güçlendiren, ortak sesi yansıtan yapılardır. Ancak Türkiye’de öğretmen sendikaları uzun süredir bu idealin uzağında seyrediyor. Eğitim politikalarını belirlemek yerine, siyasetin yön verdiği yapılar hâline gelmiş durumdalar. Ne yazık ki öğretmenler, olup bitenin farkında olsalar da çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Belki de içten içe, birinin çıkıp o sessizliği bozmasını, bir “at sineği” gibi onları dürtmesini, hatırlatmasını bekliyorlar.

Akın Karabağ/Eğitimci yazar